top of page

Malá Strana (Küçük Mahalle): Romantizmin ve Sanatın Diğer Yakası


ree

Asil Geçmiş ve Barok İhtişam

Vltava Nehri’nin karşı kıyısında, Karl Köprüsü’nü geçince adımlarınız sizi Malá Strana’ya, yani Küçük Mahalle’ye götürür. “Küçük” sıfatına rağmen, burası asırlar boyu soyluların ve elçilerin gözde yaşam alanı olmuş, barok saraylar ve zarif bahçelerle bezeli bir semttir​

. 1541’deki büyük yangının ardından yeniden imar edilirken, Bohemya aristokrasisi burada kendi saraylarını inşa ettirmiştir. Sonuç olarak Malá Strana, barok mimarinin altın çağını yansıtan bir açık hava sergisi gibidir: Bir köşede İtalyan mimar Santini’nin eseri St. Nicholas Kilisesi yeşil kubbesiyle gökyüzüne uzanırken, diğer yanda Valdštejn (Wallenstein) Sarayı’nın görkemli avlusunda gezinen tavus kuşları görebilirsiniz. Dar yokuşlu sokakları çıkarken sağlı sollu dizilmiş tarihi evlerin çoğunda, kapıların üzerinde eskiden numara yerine kullanılan kabartma armalar fark edersiniz (Üç Kemanlı Ev, Altın Güneşli Ev gibi). Bu semboller, Malá Strana’nın eski sakinlerinin hikâyelerini bugüne taşır.

Mahallenin tarihine karışmış efsaneler ve sanatçılar da az değil. Barok çağın ünlü bestecisi Mozart, 1787’de Prag’ı ziyaret ettiğinde St. Nicholas Kilisesi’nin orgunda küçük bir resital yapmış ve bu semtte büyük ilgi görmüştü. Yine edebiyatın dahi ismi Kafka, kız kardeşiyle birlikte 1917’de kısa bir süreliğine Malá Strana’daki Altın Yol’da (Zlatá ulička) 22 numaralı minik evde kalmış ve burada öyküler kaleme almıştır​

. Altın Yol’un renkli cüce evleri, bugün de gezginleri masalsı atmosferiyle cezbediyor. Malá Strana’nın tepelerinde konumlanan Petrin Tepesi ise hem bir doğa kaçamağı hem de tarihî bir gözlem noktası sunar: 19. yüzyıldan kalma Petrin Kulesi (küçük bir Eyfel Kulesi’ni andırır) şehrin panoramik manzarasını seyretmek için idealdir. Tepeden aşağı süzülürken karşınıza çıkacak Strahov Manastırı, barok kütüphanesinin muazzam freskleri ve filozofik salonuyla, entelektüel merakınızı cezbedebilir.

Şairane Atmosfer ve Gizli Köşeler

Malá Strana’nın havasında, sanatçı ruhunu besleyen bir melankoli ve güzellik harmanı vardır. Nehrin kıyısında uzanan Kampa Adası, şehrin ortasında bir vaha gibi sakindir; ağaçlar altında piknik yapan çiftler, nehirde süzülen kuğular bu adacığın günlük manzaralarıdır. Kampa’nın bir köşesinde yer alan John Lennon Duvarı ise rengârenk grafitileri ve barış mesajlarıyla popüler bir durak. 1980’de John Lennon’ın öldürülmesinin ardından gençlerin özgürlük ve barış arzularını resmetmeye başladığı bu duvar, yıllar içinde adeta toplumsal bir tuvale dönüşmüştür​

. Bugün hâlâ değişen çizimler ve yazılarla yaşayan Lennon Duvarı, Malá Strana’nın asi ama umut dolu ruhunu yansıtır.

Semtin ara sokaklarında gezerken, bir anda kalabalıktan uzaklaşıp kendinizi geçmişin sessizliğinde bulabilirsiniz. Gaz lambalarıyla aydınlanan taş merdivenli yollar, özellikle akşam saatlerinde son derece romantiktir. Bu sokaklardan birinde, bir evin duvarından tek eliyle sarkan bronz bir adam heykeli fark edebilirsiniz – Freud’u simgeleyen bu sıra dışı heykel, şehrin mizah anlayışının bir göstergesidir. Malá Strana, sürprizlerle dolu bir mahalledir: Bir geçitten girince ansızın karşınıza çıkan barok bir bahçe (örneğin Vrtba Bahçesi’nin terasları) veya kırmızı çatılar arasından süzülen bir manastır çanı sesi, burada sıradan sayılır. GeziMimarı ile bu mahalleyi keşfetmek, şehrin ruhani ve sanatsal damarına nüfuz etmek demektir. Rehberiniz belki de sizi turistlerin pek bilmediği Nový Svět adlı kıvrımlı sokağa götürür – burada küçük pencereli, sarmaşıklarla bezelmiş eski evler karşısında zamanda kaybolabilirsiniz. Veya sizi bir elçilik binasının bahçesine davet ederek, duvarların ardına gizlenmiş heykelleri gösterir. Böylece Malá Strana’nın hem aşikâr güzelliklerini hem de gizli hazinelerini, bir sanatçı duyarlılığı ve tarihçi titizliğiyle deneyimlemiş olursunuz.


Yorumlar


bottom of page